| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Google
 

BENtek

Dünyada başarı kazanmanın iki yolu vardır: Kendi aklından faydalanmak, başkalarının akılsızlığından faydalanmak. BRUYERE

Yazılar arşiv 03.2008 Other entries in 2008-03 resimler , videolar

İnternetin yeni Facebook'u Türklerden geliyor

Selim Öztürk

Webrox Inc., Midonya projesiyle Türkiye'deki çevrimiçi oyun dünyasına yeni bir pencere açıyor.

 
İnternetin yeni Facebook'u Türklerden geliyor
Webrox Inc. midonya.com projesiyle bu yıla damgasını vurmak istiyor.
Amerika'da yaşayan birkaç Türk tarafından yaratılan çevrimiçi oyun eğlence sitesi midonya.com, Beta sürümüyle Haziran ayında kullanıma açılıyor. Midonya adasında, oyunlardan videolara, güncel haberlerden yeni arkadaşlıklara kadar birçok içerik kullanıcılara güvenli ve eğlenceli bir şekilde sunuluyor.

Midonya.com' un karakter tasarımları, yazılım kodlaması, animasyon ve içerik düzenlemesi gibi ana unsurları, Webrox Inc. tarafından ileri teknoloji kullanılarak geliştirildi.

Yabancı sermaye desteği almayan ve tamamı Türk bir ekipten oluşan Webrox Inc., Türkiye'de gençlerden destek bekliyor.

Midonya ekibi adına açıklama yapan Murat Karslıoğlu, midonya.com projesi için bir dönem dünyayı kasıp kavuran Tamagotchi'nin internetle buluşması denebileceğini, bu projenin ilk etabını Türkiye'de başlatarak dünya çapında bir eğlence portalı olmayı hedefleyerek, midonya.com ile sadece bir web sitesi olarak kalmayıp aynı zamanda Türkiye'nin internet dünyasındaki gururu olmak istediklerini belirtti.

Midonya.com'a ön kayıt yaptıran ilk 1000 kullanıcı arasında yapılacak çekiliş sonucunda kazanan kullanıcılar Sony Vaio dizüstü bilgisayar ve daha birçok supriz hediye kazanacaklar.

 

Fujitsu, laptoplara yeni nesil HDD üretececek

Selim Öztürk

Notebook'ların en yavaş bileşeni sabit disklerin kapasitesi ve hızı gün geçtikçe artıyor.
Fujitsu, laptoplara yeni nesil HDD üretececek
Fujitsu'nun MHZ2 BJ serisi diskleri 7200 rpm hızına sahip olacak
Fujitsu'nun, Haziran'ın sonundan itibaren laptop PC'ler için tasarladığı daha yüksek kapasite sunan yeni sabit diski üzerindeki çalışmaları sürüyor.

MHZ2 BJ serisinden olan 7200 rpm dönüş hızına sahip Fujitsu diskler bugünün 5400 rpm'lik laptop sürücülerine nazaran daha hızlı.

Cihaz, okuma ve yazma işlemlerini gerçekleştirirken 2.3 watt enerji harcıyor. Fujitsu, MHZ2 BJ serisi ürünlerinden 2 milyon adet satmayı umuyor. Ancak gelecek Mart 2009'a kadar diskler son kullanıcıya ulaşmayacak.

AMD ve Intel el ele mi?

Ongun Batuhan Altan

İşlemci dünyasının ezeli rakipleri Intel ve AMD birlikte düzüstü platformu geliştirebilir.
AMD ve Intel el ele mi?
Hiç bir zaman bitmeyecek bir rekabet
Ssahip olduğu Centrino platformuyla pazara hakim durumda olan Intel'e karşı AMD, Puma platformuyla cevap vermeye hazırlananırken gelen dedikodular iki firmanın ortak çalışabileceğini gösteriyor.

Bilindiği üzere AMD, Puma platformunda kullanacağı RS780M çip setiyle DX10.1 ve UVD gibi teknolojileri sunarak rekabeti arttırmaya çalışacak. Bunun yanında Hibrit grafik teknolojisi diye adlandırdığı özellik sayesinde hem dahili hemde harici ekran kartı paralel çalışarak yüksek performans sunacak. Bilgisayar 3D uygulamalara ihtiyaç duymadığı zamanlarda harici ekran kartı kapatılarak düşük güç tüketimi hedefleniyor.

Intel, AMD'nin sahip olduğu bu teknolojiyi kendi Centrino platformunda kullanmak istiyor ve bu nedenle AMD ile birlikte ortak çalışmaya gidebilir.

Şimdilik firmalardan resmi bir açıklama gelmedi ama Intel yüksek performans istiyorsa şuan için AMD tek seçeneği. Zira Nvidia'nın sunduğu çözümlerde hala ciddi sorunlar mevcut.

1971'den bugüne e-posta

E-posta'nın mimarı konuştu: "Bu teknolojiyi oluştururken "spam" diye bir şeyin olabileceğini düşünmemiştim".

Ray Tomlinson, gönderilen ilk e-posta'nın içeriğini hatırlamıyor. Ancak içeriğinde önemli bir şey olmadığını söylüyor.

Her ne olursa olsun, sonuç itibariyle 1971 yılının bir sonbahar akşamında, Tomlinson'un geliştirdiği "Send Message" programıyla bir metre mesafedeki komşu bilgisayara mesaj atması, e-postanın da doğumunu müjdelemiş oldu.

Zaman geçtikçe, e-posta dünyada en sık ve çok kullanılan iletişim platformlarından biri haline geldi. Bu anlamda e-posta servisi bulunan Yahoo! ve Hotmail gibi adreslerde bir günde 3 milyar tane mesaj gönderildiği tahmin ediliyor.

Ancak e-posta'nın yaygınlaşmasıyla, belki yılda 52 saatimizi sırf onları silmek için harcadığımız spam (yığın) e-posta tehditleri de artmaya başladı. Bazı siber suçluların en büyük silahı artık e-posta ve bu yolla sayısız insana her gün zarar veriliyor.

BBN Technologies şirketinde çalışan 69 yaşındaki Tomlinson bu konuda şunları söylüyor: "Önceden e-posta kullanan insanların sayısı 500 ila 1.000 arasındaydı. Spam alıyorsanız eğer, en azından bu spam postayı kimin attığını anlamanız zor olmazdı ve onlara bu yaptığının doğru bir şey olmadığını söyleyebilirdiniz".

Tomlinson, kendini bu konuda suçlu hissetmiyor: "Spam gerçekten bir problem, ama o zamanlar ben böyle bir tehlikeyi öngöremezdim. Şimdi ise e-posta artık bir araç halini aldı, kimisi iyiye kullanıyor, kimisi ise kötü amaçlı. Eğer bir bilgisayarla dünyaya virüs yaymak istiyorsanız, e-posta böyle bir amacı gerçekleştirmek için bulunmaz bir araç gibi görünebilir".

Spam (Yığın) e-posta nedir ?

İnternet üzerinde aynı mesajın yüksek sayıdaki kopyasının, bu tip bir mesaji alma talebinde bulunmamış kişilere, zorlayıcı nitelikte gönderilmesi Spam olarak adlandırılır. Spam çoğunlukla ticari reklam niteliğinde olup, bu reklamlar sıklıkla güvenilmeyen ürünlerin, çabuk zengin olma kampanyalarının, yarı yasal servislerin duyurulması amacına yöneliktir. Spam gönderici açısından çok küçük bir harcama ile gerçekleştirilebilirken mali yük büyük ölçüde mesajin alıcıları veya taşıyıcı, servis sağlayıcı kurumlar tarafından karşılanmak zorunda kalınır.

Spam gibi tehditler hiç öngörülmemiş

Tomlinson, 1971'de ilk e-postasını 1 metre ötedeki komşu bilgisayara göndermişti. Tomlinson, bundan yıllar önce Amerika Birleşik Devletleri Savunma Departmanı'yla ARPANET isimli bir network'ün içinde yer alıyordu. Bir zaman sonra kişileri bilgisayarından ya da network'ünden ayrı değerlendirebilmek için bir yol buldu: @ sembolü

Zamanla e-posta programlarıyla mesajlar silinebilir, iletilebilir ve klasörlere ayrılabilir hale geldi. Bu sayede e-posta'nın dünyada yayılışı daha da hızlandı.

Tomlinson, Mozilla'nın geliştirdiği Thunderbird uygulamasını kullandığını belirtiyor. Fakat bunun yanında Gmail hesabının da olduğunu sözlerine ekliyor.

Tomlinson, Outlook yazılımını sadece bir kez kullanmış, o da zorunda kaldığı için... "Açıkçası Outlook bana çekici gelmiyordu. Çünkü bu uygulama sisteme pek çok virüs taşıyordu" diyor.

Tomlinson'ın yaptığı hesaba göre günde en az 12 defa e-posta gönderiyor ve yine en az 40 tane de mesaj okuyor.

Tomlinson "son zamanlarda gittikçe yaygınlaşan sosyal ağlar ve hızlı mesajlaşma yazılımlarının e-posta'ya bir etkisi olabilir mi" sorusuna şöyle cevap veriyor: "E-posta her zaman gerekli olacaktır, sonuçta hızlı mesajlaşmaların alanı farklı, e-posta farklı. E-posta attığınızda karşıdaki bu mesajı er ya da geç okuyacaktır, hemen cevap beklemezsiniz. Anlık mesajlaşmalarda ise durum daha farklıdır".

Sayılarla e-posta

170 milyar: Her gün dünya genelinde gönderilen e-posta sayısı.
2 milyon: Her saniye gönderilen e-posta sayısı.
49 dakika: Bir ofiste her gün e-posta ile geçirilen süre.
30-40: Çalışanların bir saatte e-posta'larını kontrol etme sayısı.

Kaynak: Hürriyet Gazetesi

ATATÜRK 'ÜN DİN VE LAİKLİK KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ

Türkiye Cumhuriyetinde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatiyle ibadetler, güvenlik ve genel adaba aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla katlanamaz.

Bir de, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, tüm tekkeler ve zaviyeler ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vesaire yasaktır. Çünkü bunlar gericiliğin kaynakları ve cehaletin damgalarıdır. Türk milleti, böyle müesseselere ve onların mensuplarına katlanamazdı ve katlanmadı. 1930

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sade din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir. 1930

Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. 1930

Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, İlerleme ve canlığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.

Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler. İğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karsıyız ve buna müsaade etmiyoruz. 1930

Bunun gibi bağlı bulunmakla inanmış ve mutlu olduğumuz İslam dinini, yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere, bir politika aracı durumundan kurtarmak ve yükseltmek gerektiği gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdanlarımızı karışık ve türlü renkte bulunan ve her türlü çıkarlar ve tutkuların alanı olan siyasetten ve siyasetin bütün öğelerinden bir an önce kesinlikle kurtarmak, milletin dünya ve ahiret mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak böylece İslam dininin yüceliği gerçekleşir. 1924

Vatandaşları içinde çeşitli dinlere mensup unsurlar bulunan ve her din mensubu hakkında adil ve tarafsız tutum ve davranışta bulunmaya ve mahkemelerinde vatandaşları ve yabancılar hakkında eşit adalet uygulamakla vazifeli olan bir hükümet, fikir ve vicdan hürriyetlerine uymaya mecburdur. 1927

Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar. 1924

Kaynak: MEB İnceleme-araştırma dizisi ATATÜRKÇÜLÜK 1

DEVLET ADAMI OLARAK ATATÜRK

Atatürk, Millî Mücadele'de millî birliği temin eden eşsiz bir lider, muharebe meydanlarında efsanevî bir kumandan, devlet kuran büyük siyaset adamı, milletin çehresini değiştiren kûdretli bir inkılâpçıdır. Bu vasıflarıyla, insanlık tarihinin tanıdığı en büyük adamlardan biri olduğunda şüphe yoktur. Kahramanlık ve yüksek insanlık meziyetlerini en yüksek seviyede taşıdığında dünya tarihçileri ve fikir adamları tereddütsüz birleşmektedir. Tarihin büyük tanıdığı şahsiyetlerle mukayesesi yapıldığı zaman türlü bakımlardan bariz üstünlükleri göze çarpmaktadır. Bir kere bütün bu dehalara üstün tarafı, hem fikir hem hareket adamı oluşudur. O, fikri ve hareketi kişiliğinde birleştirmiş bir lider idi. Fikir ve düşüncelerinin özünü oluşturan Atatürkçülük, her türlü dogmatik unsurdan sıyrılmış akılcı bir dünya görüşüdür. Memleket gerçeklerinden kaynaklanan, problemler karşısında aklın ve ilmin rehberliğini kabul eden bu gerçekçi görüş, gerek Türk Bağımsızlık Savaşı'nın gerekse onu izleyen Türk çağdaşlaşma hareketi'nin esasını oluşturmaktadır.

Atatürk gerçeğin adamıdır; sağduyunun ve ince görüşün adamıdır. Nerde ne yaptı, neye karar verdi ise daima en iyisini yapmış, en hayırlısına karar vermiştir. Halkın eğilimlerini çok iyi sezen ve ruhlara sızmasını bilen usta inkılâpçılığı sayesindedir ki müşterek arzu ve eğilimler kolayca millî ülkü haline gelebilmiştir. Giriştiği mücadelenin başından sonuna kadar Türk milletinin yüksek vasıflarına güvenmiş, kazanılan her türlü zaferin milletin eseri olduğunu söylemiştir. Bütün teşebbüslerinde millet sevgisine dayanmış, kudretli kişiliği ve gerçeği sezişe dayanan ikna kuvvetiyle kitleleri sürükleyebilecek bir lider olduğunu göstermiştir. Millî kurtuluşa bayrak olan fikirleri, görüşleri ve ölmez eseriyle, tesirleri memleket sınırlarını aşmış, mazlum milletlerin bağımsızlık ve hürriyet mücadelesinde manevî kuvvet olmuştur.

Atatürk yaratıcısı, yapıcısı olduğu "Türk İnkılâbı"nı ifade ederken: "Bu inkılâp, yüksek bir insani ülkü ile birleşmiş vatanperverlik eseridir. Çocuklarına bütün güzellikleri ve bütün büyüklükleri görmek ve aynı zamanda bütün sefaletlere acımak sanatını öğretmektedir" diyordu. Kendisi de yarattığı inkılâbın imanlı bir yapıcısı sıfatıyla bütün dünyaya açık yürekle, samimiyetle ve dostlukla bakıyordu. Gerçekten, "Ne Mutlu Türküm diyene!" vecizesiyle kalplere millî iman perçinleyen Atatürk, aynı zamanda insanlık idealinin ve insan sevgisinin de sembolü idi. Yabancıların, "Düşmanlarınız kimlerdir?" sorusuna, "Biz kimsenin düşmanı değiliz; yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız!" cevabını veriyordu. İşte bu insancıl yönü iledir ki tamamen millî nitelik taşıyan "Atatürk İnkılâbı" aynı zamanda bütün insanlığın hayranlığını da üzerinde toplamaktadır.

Kaynak: http://www.dersimiz.com/ataturk/sayfa.asp?id=421 

ATATÜRK'ÜN HAYATI

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Velihat Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.

Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:

Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.

Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)

I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)

II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)

Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)

Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)

Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda

barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı.

Atatürk Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:

1. Siyasal Devrimler:
· Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
· Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
· Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

2. Toplumsal Devrimler
· Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
· Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
· Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
· Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
· Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
· Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)

3. Hukuk Devrimi :
· Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
· Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
· Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
· Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
· Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
· Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
· Güzel sanatlarda yenilikler

5. Ekonomi Alanında Devrimler:
· Aşârın kaldırılması
· Çiftçinin özendirilmesi
· Örnek çiftliklerin kurulması
· Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
· I. ve II. Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi.

Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu.

Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.
1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı. Fransızca ve Almanca biliyordu.

Kaynak: http://www.dersimiz.com/ataturk/sayfa.asp?id=2209

Aile İşletmelerinde Kurumsallaşma

    

Başarılı işletmeler, geçmiş dönemlerde elde edilmiş başarılarına ulaşmak için kullandıkları taktiklerin her zaman geçerli olacağı yanılgısına düşebilirler. Değişen dünyada, işletmeler aynı taktik ve stratejiler ile başarıyı tekrar yakalayabileceklerini düşünebilirler. Böylece, değişime direnip başarısızlığa düşebilirler.  Bu, işletmenin sürekliliği açısından en önemli tehlikelerden birisidir. O nedenle, süreklilik için aile şirketi, geçmiş başarılarına sonsuz güvenmek yerine, değişime hazır hale gelmeleri gerekir.Bunun yanında ‘kurumsal’ bir yapı, sürekli başarı için zorunluluktur. Kurumsal yapı, ya da kurumsallaşma denildiğinde, genelde, patronların işten ellerini çekmeleri ve işi tamamen profesyonellere bırakmaları gibi bir yanlış anlayış çok yaygın olarak kabul edilmektedir. Kurumsallaşma, patronların işi tamamen profesyonellere bırakması demek değildir. Tam tersine, patronların işin başında olmasında ve diğer çalışanlarla kollektif bir çalışma ruhu kurulması gerekir.Kurumsallaşma işletmenin bir ‘sistem’ haline gelebilmektir. Her sistemde olduğu gibi, sistemin parçalanın rollerinin ve görevlerinin belirlenmiş olması ve sistemin kendi bütünlüğü içinde işleyebilmesinin ve karşılıklı etkileşimin altyapısının kurulmuş olması gerekir. Bu bağlamda kurumsallaşma denildiğinde ‘şirketin’ kurumsallaşması anlaşılmalıdır. [1]

Kurumsallaşma Kavramı

‘Kurumsallaşma’ herkesin biraz farklı anlamlar yüklediği bir kelimedir. Çoğunlukla bir takım organizasyonel ve idari eksiklikleri olan bir şirketin kurum olma süreci anlamında kullanılmaktadır. Ancak burada ‘kurum’ olma ile kastedilen özelliklerin de organizasyonel / idari eksikliklerin de neler olduğu, herkese göre çok büyük farklılıklar gösterebilmektedir.[2]

 

Kurumsallaşma, en yalın anlatımla konu ne olursa olsun her türlü etkileşim ve iletişimde belirli kuralların hakim olmasıdır. Diğer bir ifade ile bir insanın bireysel yaşamından ailenin yaşamına, kurum ve kuruluşlara , toplumlara ve toplumlar arası ilişkilere kadar bütün sosyal süreçlerde, belirli kuralların egemen olmasıdır.[3]

 

Herkesin farklı anlamlar yüklemesinin temelinde, ‘kurumsallaşma’ nın önemine ve değerine fazlasıyla inanmak, ama bu kelimenin altında farklı ( ve bazen de sonuç olarak anlamlı olmayan) beklentiler düşlemek vardır. Bir de üstüne, bu konudaki Türkçe terminoloji yoksulluğundan kaynaklanan nedenlerle oluşan karmaşa eklenmektedir.

Türkçe’de kurumsal, gerek kurumdan türemiş, İngilizce’deki institutional karşılığı anlamı, gerekse (başka bir kelime bulunamadığından üstlendiği) İngilizce’deki corporate karşılığı anlamı bünyesinde barındırmak zorunda kalmış bir sözcüktür. Kurum (institution), çok uzun yıllarda oluşmuş ve ancak çok yavaş değişebilecek bir kültüre sahip, tutucu olmaktan da öte, kendine has bir ekol oluşturmuş, bir enstitü düzeyinde bir oluşumu, bir teşekkülü ifade eder. Dolayısıyla kurumsal (institutional) bu özelliklere sahip olma durumunu, kurumsallaşma da bu özelliklere sahip olmaya doğru gitme sürecini anlatır.

İngilizce ‘deki corporate karşılığı kurumsal ise hukuken bir şirket halinde birleştirilmiş olma halini ve anonim şirkete ait olma durumunu ifade eder (corporate culture – kurumsal kültür; corporate governance – kurumsal yönetişim). Bu anlamda kurumsal olma, bir şirket için işin doğası ve tanımı gereği olmazsa olmaz bir durumdur. Bu anlamda ‘kurumsallaşma’dan söz edilemez; çünkü zaten gelişmiş bir şirkete ait her şey kurumsaldır. Yine İngilizce’ye başvurursa, corporatization diye bir sözcük de yoktur. İşte ‘kurumsallaşma’da o yüzden ‘aile’ gibi tırnak içinde gösterilmektedir.

Kurumsal yapıda, belli bir işi yapmak için gerekli şirket kaynakları ortaya koyulur, bunlarla yapılan çalışmaların sonuçları doğru ve hassas olarak değerlendirilir ve bu değerlendirmeler sonucu gerek yapılan işe yön verilir, gerekse kaynaklarla ilgili son belirlemelere karar verilir. Önemli olan, bu yapının sağlıklı işleyebilmesi, gelişmiş bir kültüre sahip olması ve şirket açısından başarılı sonuçlar veren bir güçlük düzeyinde bulunmasıdır. Ve bunun kuralları da, yeni gelişmemektedir. Son dönemde giderek artan bir hızla yeni yönetim teknikleri mantar gibi çoğalıyor görünse de, zaman zaman bazıları çok moda olsa da, aslında bu işin temel kuralları yüzyıllar önce belirlenmiş gibidir.[4]

 

Aile Şirketleri İçin Kurumsallaşma Neden Önemlidir ?

Dünya genelinde olduğu gibi, Türkiye’de de son yıllarda etkisini giderek artıran küreselleşme olgusunun yanı sıra, birbiri ardına yaşanan ekonomik krizler, şirketlerin yeniden yapılanmalarını, diğer bir ifadeyle ‘kurumsallaşma’yı zorunlu kılıyor. Bu zorunluluk, taşıdıkları farklı karakteristik özellikler sebebiyle, aile şirketleri açısından daha büyük önem arz ediyor.

Genel olarak değerlendirildiğinde, aile şirketlerinin 1/3’ünden biraz fazlasının ikinci jenerasyona devredebildiği, üçüncü jenerasyona ulaşabilenlerin ise, bu oranın ancak yarısını teşkil ettiği görülmektedir.[5] Bu duruma bir de Türk kültürünün özellikleri eklendiğinde, aile şirketlerinin kurumsal bir yapıya kavuşması ve varlıklarını nesiller boyunca sürdürmesi daha da zorlaşmaktadır.

Bu çerçevede, çeşitli akademisyenler ve işadamları, Türkiye’deki yaygın kültürel yapının, diğer bir ifadeyle, büyüğe mutlak saygı anlayışı, Osmanlı’dan gelen ‘tebaa’ geleneği, mesleksizlik, hemşeri kayırmacılığı, paylaşıma, takım oyununa ve prosedürlere kapalı olmanın yanı sıra, ‘ben her şeyi bilirim’ ve ‘küçük olsun ama benim olsun’ önermeleri gibi kültürel özelliklerin kurumsallaşmanın yerleşmesi ve yaygınlaşmasını engellediğine dikkat çekmektedir.

Bu bağlamda, Batı ve Türk aile şirketleri karşılaştırıldığında, ülkemiz aile şirketlerinin varlıklarını koruma ve sürdürme problemi açıkça ortaya çıkmaktadır. Örneğin; Amerika’da 1640 yılında aile şirketi olarak kurulmuş olup, bugün 12. Jenerasyon tarafından yönetilen birçok şirket varlığını korurken (Tutle Market Gardens) ve dünya çapında birer dev haline gelirken; Türk ekonomisinin yaklaşık % 95’ini oluşturan Türk aile şirketlerinde benzer örnekler çok sınırlı sayıda kalmakta, büyük çoğunluğu yapısal sorunlar nedeniyle ikinci nesle geçtiğinde veya geçme aşamasında bölünmekte, el değiştirmekte veya yok olup gitmektedir. Türkiye’deki en eski ve nesiller boyu devam etmeyi başaran aile şirketlerinin boza (Hacı Bozanoğulları), kahve (Kurukahveci Mehmet Efendi ve Mahdumları) ve helva (Çögenler Helvacılık) gibi geleneksel ürünlere yönelik firmalar olmaları da, işletme mevcudiyetinin sürdürülmesinde kültüre uygun bir pazarda yer almanın etkili olduğunu göstermektedir.[6]

 

Aile Şirketlerinin, değişim ve rekabetin çok yoğun yaşandığı günümüz iş dünyasında varlıklarını koruyarak, faaliyet gösterdikleri sektörde, bölgede, ülkede ve uluslararası arenada söz sahibi olabilmeleri için; kişilere bağımlı olmaktan uzak bir yapıyı bünyelerinde barındırabilmeleri ve gelecekte var olabilmeleri için, istek, ihtiras ve hırstan ziyade, ‘profesyonelce’ yönetilmeleri son derece önemlidir.

Dolayısıyla, Türk aile şirketlerinin varlıklarını koruyabilmeleri, kurumlarını gelecek nesillere aktarabilmeleri ve dünya ölçeğinde işletme haline gelebilmeleri için dikkate almaları gereken en önemli meselelerden birinin, en uygun evrede ‘kurumsallaşma/ müesseseleşme’ çalışmalarına başlamaları, yani profesyonel bir yönetime dayalı örgüt yapısını oluşturmaları gerektiğini söylemek doğru bir tespit olacaktır. Ancak, sürekliliğin sağlanması açısından önemli olanın, aile şirketlerinin her halükârda sadece kurumsallaşması değil, bu çalışmaların hangi evrede başladığıdır. Çünkü kurumsallaşmayı ihmal edip, belirli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra bunu yapmaya çalışanların önemli bir bölümünün başarılı olamadıkları, bu çalışmayı ancak, büyüme ve gelişme aşamasına geçiş sürecinde sağlıklı olarak gerçekleştirebilenlerin ise büyüme istidatlarını ve sürekliliğini devam ettirebildikleri görülmektedir.[7]

 Ailenin ve Aile Şirketinin Kurumsallaşması

Kurumsallaşma, bütün sosyal yapılar için çok önemli olmakla birlikte, aile şirketi için çok daha önemlidir. Çünkü aile duyguların baskın olduğu bir birlikteliktir. Duyguların yoğun olduğu bu birlikteliğin ticari bir amaca yönelmesi, belirli bir mantık ve kurallar zincirine ihtiyaç doğurur. İşte sıkıntıda burada başlar. Çünkü, duygu – yoğun ilişkileri ile işin içine giren, yoğun etkileşim ile çalışarak kısa zamanda işlerini büyüten aile şirketi üyeleri, yanlarına başka insanları da almak ve böylece işlerini büyütmek isterler. İşler büyüdükçe belirli bir sistematiğe ve kurallar zincirine olan ihtiyaçta artar. [8]

 

Bir şirketin gerçek anlamda kurumsallaşması, sadece örgüt düzeyinde gerçekleştirilen yeniden yapılanma çalışmalarıyla sağlanamaz. Özellikle aile ve iş ilişkilerinin iç içe geçtiği aile şirketlerinde, örgütsel kurumsallaşma ile eş zamanlı olarak, aile ilişkilerinin de kurumsal bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir. Aile ilişkilerinin kurumsal bir yapıya kavuşturulması çalışmaları çerçevesinde, iş ve aile ile ilgili konuların ciddiyetle ve profesyonel bir şekilde ele alınmasını sağlayacak ‘aile meclisi’ oluşturulması; ailenin vizyon, misyon ve değerlerinin açıkça yer aldığı ‘aile anayasa’sının hazırlanması ve nesiller arası ‘devir planları’nın yapılarak aile ilişkilerinin kurallara bağlanması, aile içi iletişimin güçlendirilmesi ve aile üyeleri arasında çıkabilecek sorunların giderilmesi açısından hayati derecede önemlidir. Bu doğrultuda oluşturulan kurullar ve yapılan planlar genel olarak, ticari şirketin aileye ait olup olmamasının gerekliliği, ailenin şirket sahipliğini elinde tutup tutmamasına ilişkin arzusu, girişimcinin vefatı durumunda şirketin ne olacağı, mali durumunun nasıl etkileneceği, firmayı kimin yöneteceği, hissedar ve üst düzey yöneticilerin bahsedilen konularda fikir birliğine varıp varmadıklarının belirlenmesi gibi konular üzerinde de çalışmalar yapılmasını ihtiva etmelidir.[9]

 Şirketin Kurumsallaşması Nasıl Sağlanabilir?

Başarılı ve süreklilik sağlayan bir aile şirketi, geleceğe yönelik karşılaşabileceği olayları öngörebilen ve buna göre izleyeceği stratejiyi planlayarak, en uygun yapıyı oluşturabilen işletmedir.

Kurumlaşmanın ana göstergelerinden biri; şirketin, müşterisine, pazarına, iş yaptığı tüm kişi ve kuruluşlara, çalışanlarına kısacası ‘kamuoyuna mâl olması’dır. Bıçakçı (2000) ya göre, bir aile şirketi için ‘kurum(sal)laşmış’/’müessese haline gelebilmiş’ denilebilmesi için, ilk akla gelmesi gerekenler şunlardır:[10]

 

Yüksek düzeyde kurumsallaşmış bir aile şirketi;

  • Müşteriye, pazara yönelik ve kendi kamuoyunda/sektöründe itibarı olan bir kuruluştur.
  • Değişime uyum sağlayabilen esnek bir organizmadır.
  • Teknolojik gelişmelere ayak uydurabilen bir varlıktır.
  • Yaratıcılık ve dinamizm gücü olan örgüttür.
  • Ürettiği mal ve hizmetlerinde ve tüm ilişkilerinde gerekli kaliteyi yakalayan kuruluştur
  • Çalışanlarına, işin gereğini yapmak ve kişisel olarak ürettikleri işlerde ve etrafları ile ilişkilerindeki kalite demek olan, ‘profesyonellik düşüncesini’ benimsetmiştir.
  • ‘Kendine has bir ‘kurumsal kültür’ü oluşmuştur.
  • Kamuoyu, çalışanları, iş yaptıkları kişi ve kuruluşlar başta olmak üzere, diğer kişi ve kuruluşlarca ‘güvenilir’ bir kurumdur. Yani;

- Şirkete güvenilir,

- İnsanlarına (her kademedeki) güvenilir,

- Ürününe/hizmetine güvenilir,

- Satış öncesi ve satış sonrası hizmetine güvenilir.

  • Topyekün ‘insana yönelik’ bir organizasyondur. İnsan faktörü kesitsel değil, kitleseldir; yani kurum,

- müşterilerine,

- çalışanlarına,

- etrafındakilere (ilişkide bulunduğu tüm kişi ve kuruluşlara) odaklanan bir    politika benimsemiştir.

  • Çevresel sorunlara ilgisiz kalmayan bir davranışa sahiptir.
  • Yasalara, iş ahlâkı ve normlarına saygılıdır.
 

Şirketin kurumsallaşmasından, yukarıda da belirtildiği gibi, şirketin bir ‘sistem’ haline gelmesi ifade edilmektedir. Dolayısıyla şirketlerin bunu sağlayacak, profesyonel yönetim tarzına dayalı bir yapıya kavuşturulmaları gerekmektedir.

Sonuç itibariyle girişimci, henüz sağlığı yerinde iken, şirketi kurumsal temeller üzerine oturtmak amacıyla, kişilerden bağımsız bir yapının oluşumuna destek vermelidir. Yani işlerin devamının bir kişiye bağlı değil, kişiler değişse dahi, aksamadan devam etmesini sağlayacak bir yapı oluşturulmalıdır.

Burada unutulmaması gereken önemli bir husus, iç ve dış çevre şartlarının analiz edilmesinin yanı sıra, evrensel, ulusal, bölgesel ve sektörel gelişmeleri de yakînen takip ederek; bünyesinde gerekli düzenlemeleri yapabilen, diğer işletmelerden farklı ve ayırt edici bir kimliğe bürünebilen şirketlerin sürekli olabilecekleridir.[11]

Bu tür bir kimliğe sahip olunması ise, diğer çalışmaların yanı sıra ‘stratejik yönetim‘ anlayışının kurumda hakim kılınması ve ‘stratejik planlama’ yapılması ile mümkündür.[12]



[1] Necdet Sağlam, Çevrimiçi; http://www.eso-es.net/kurumsal/yazi.asp?66

[2] Aydın Ural, “ Aile Şirketlerinde ‘Kurumsallaşma’ Sendromu”, Sistem Yayıncılık,  2004 , s.17

[3] Fındıkçı, a.g.e, s.82

[4] Ural, a.g.e, s.18 - 19

[5] Tamer, Meral, ‘Vehbi Koç’suz Dönem Asıl Şimdi Başlıyor’, Milliyet, 11.02.1998, s. 6[6] Karpuzoğlu, a.g.e., s. 115.

[7] Alayoğlu, a.g.e, s.61- 62

[8] Fındıkçı, a.g.e, s.84

[9] Alayoğlu, a.g.e, s.131

[10] Bıçakçı, Ulaş; Başarının Olmayan Rotası, Rota Yayın Ltd.Şti., 1996, İstanbul, s. 391-393.[11] Karpuzoğlu, Ebru; ‘Şirketinizi Sürekli Kılmak İçin: Süreklilik Planı ve Varis Planı’, PERYON Dergisi, Sonbahar 2002, İstanbul, s.19

[12] Alayoğlu, a.g.e, s.66

AİLE ŞİRKETLERİ

   

Bahsedilen değişim ve yeniliklerle karşı karşıya kalan şirketler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de küçük veya orta ölçeklidir ve ülkemizde bulunan şirketler içinde KOBİ'ler %98.8'lik bir paya sahiptirler. Bir araştırmaya göre mevcut KOBİ'lerin %95'i aile şirketi niteliğinde şirketlerdir. Bu açıdan ülkemiz şirketleri konusunda yapılacak değerlendirmelerimizi, aile şirketleri çerçevesinde ele almamız daha uygun olacaktır.

Türkiye'de özel sektörün büyük kısmını oluşturan aile şirketlerinin başarılı olabilmesi, dünyaya açılabilmesi ve bunu yaparken de büyümeye devam etmesi, liberal bir ekonominin uygulandığı ülkemiz ekonomisi için oldukça önemlidir. Şirketlerimiz, acımasız bir rekabet ortamına açılabilmek, başarılı olabilme şansını artırmak için az önce değinilen küresel değişimleri mutlaka kendi bünyelerinde uygulamalıdırlar. Aksi takdirde, bu konularda bir çok eksiği bulunan şirketlerimiz bu süreçten olumsuz etkileneceklerdir.

Bu nedenle ülkemizde bulunan aile şirketlerinin dünya pazarlarında söz sahibi olabilmelerini sağlayabilmek adına, yaşayabilecekleri sorunlara çözüm noktasında öncelikle ülkemiz aile şirketlerini tanımamız gerekmektedir.Aile şirketlerinin kendine has özellikleri nedeniyle bir çok tanımı yapılabilmektedir. Ancak şu şekilde genel bir tanım yapılabilir:

Aile şirketi, ailenin geçimini sağlamak maksadıyla kurulan; genelde ailenin geçimini sağlayan kişi tarafından yönetilen, yönetim kademelerinin büyük bir kısmı aile fertleri tarafından doldurulan; şirket bünyesinde alınacak kararlarda büyük ölçüde aile üyelerinin etkili olduğu ve aileden en az iki kuşağın istihdam edildiği işletmelerdir.

Türkiye'de bulunan şirketlerin %98.8'inin KOBİ'ler ve bunların tamamına yakınının aile şirketi olduğunu hatırlayalım. Öyleyse KOBİ'ler dünya ekonomisinde ve ülkemizde "lokomotif vazifesi görmekte ve ekonomik etkinlikte en temel rolü üstlenmektedir. Bu nedenle aile şirketleri sahibi veya yöneticileri ailelerini aşan bir görev üstlendiklerinin farkına varmalı ve sahip oldukları şirketlerin yaşam süresini uzatmaya yönelik her türlü dahili ve harici ilişkilerde gerekli önlemleri bir an önce almalıdırlar.

Ülkemizde aile şirketlerinin büyük çoğunluğu genelde tek bir kişinin, şirketin kontrolünü elinde bulundurduğu "egemen ortak", ya da daha basit bir tabirle "tek patronlu" olma özelliği taşımaktadır. Bu şekilde kurulan aile şirketleri "patron şirketi" kimliğinden sıyrılıp, ikinci nesil şirkette ağırlığını hissettirmeye başladığında aile şirketinin yapısı değişir ve büyüdükçe farklı grupları bünyesinde barındırır. Bu gruplar şirketin iş alanı, kuruluş amacı ve kurumsallaşma durumuna göre iç içe geçebilmektedirler. Hissedarlar, aile üyeleri ve çalışanlardan oluşan bu gruplar, söz konusu aile şirketlerinin kurumsallaşabilme derecesine göre, şirkette aynı anda birkaç statü ve rol üstlenebilirler. Öyle ki bahsedilen grup içerisinde yer alan;

Hissedarlar; aynı anda hem aile üyesi olabilirler, hem de şirkette çalışabilirler,Aile üyeleri; şirkette hissedar olabilirler aynı zamanda şirkette çalışabilirler, Diğer bir grup olan çalışanlar ise;hem aile üyesi olabilirler hem de hissedar olabilirler.

Görüldüğü gibi bir aile şirketinde bulunan bu üç grup her zaman iç içe olabilmekte ve bunları birbirinden ayırmak bazen imkansız hale gelebilmektedir. İşte aile şirketlerinin yapısını ortaya koyan bu yapılanma aile şirketlerinde bir çok sorunun yaşanmasına neden olabilmektedir.Aile şirketlerinin karmaşık yapısı bir yana, salt aile şirketi olmaktan doğan bir takım avantaj ve dezavantajlar söz konusudur.

Aile şirketlerinin bir çoğunda işletme sermayesinin hemen hemen tamamını öz kaynaklar oluşturmakta ve finansman sorunlarında daha çok aile içinde çözümleme yoluna gidilmektedir. İşletme sermayesinin büyük kısmının öz kaynaklardan oluşması, şirketi dış çevreye karşı güçlü bir duruma getirir. Ayrıca şirket, finansman açısından zor bir duruma düştüğünde, ortaklar aileden olduğu için ortaklık gelirlerinden, diğer şirketlere göre daha kolay vazgeçebilirler. Ancak, şirketin sermayesinin tamamına yakınının öz sermayeden oluşması nedeniyle, şirketin menkul, gayri menkul veya nakdinin fazla olmaması ve borçlanmaya sıcak bakmaması nedeniyle şirketin büyümemesi veya büyüme hızında yavaşlama ihtimali söz konusudur.,

Yine sermayenin önemli bir kısmına sahip olmanın getirdiği avantajla teknik ve idari konularda yeni stratejiler belirleyip uygulamak ve yeni yatırım alanlarına yönelmek konusundaki kararları hızla ve kendilerine göre daha kurumsal bir yapıya sahip şirketlere göre daha kısa sürede alabilme yeteneğine sahip olabilirler.Bu ilk etapta şirket için avantajlı olabilir. Fakat başta, girişimci konumunda olan aile üyesi olmak üzere tepe yönetimindeki diğer aile üyelerinin merkeziyetçi bir yönetim anlayışına sahip olmaları, yetki devrine sıcak bakmamaları, yerinde olmayan kararlar alınmasına yol açacaktır. Ayrıca aileden veya dışarıdan olan ve karar sürecine katılmayan çalışanların, kararın yüklediği sorumluluğu üstlenmeme ihtimalini artıracak, çalışanların motivasyonunu düşürecek ve üretkenliği azaltacaktır. Böyle bir sorunun varlığı ise şirketin gelecekte yönetimine talip olacak neslin yeterli eğitimi alamamasına neden olacaktır.Aile şirketlerinin geleneksel merkeziyetçi yönetimi, aile bireylerinin şirket yönetiminde önemli noktalarda yer alması ve çalışanların arasında aile bireylerinin bulunmasından doğan uyum, olumlu bir sinerji yaratabilir. Ancak aile şirketinin hayat seyri içerisinde büyümesi gelişmesi ve yönetimin yavaş yavaş ikinci nesle geçmesi aşamasında değişik sorunlarla karşılaşılacaktır. Bu sorunların üstesinden gelebilmek için, şirket üyeleri ya profesyonel bir danışmanlık hizmeti alacak ya da şirketin stratejik birimlerine profesyonel yöneticiler getirmek zorunda kalacaklardır. Eğer bunlar yapılmazsa şirketin üçüncü nesle geçmesi tehlikeye girecek ve belki de şirket el değiştirecek veya faaliyetlerini durdurmak zorunda kalacaktır. 

DEĞİŞİM MÜHENDİSLİĞİ

            

 DEĞİŞİM MÜHENDİSLİĞİNİN TANIMI

Şirketlerin rekabet yeteneklerini geliştirmeleri, elemanlarının daha fazla çalışmalarını sağlamakla değil, daha farklı bir şekilde çalışmalarını öğrenmeleriyle mümkündür. Bu ise şirketlerin ve elemanlarının, bu zamana kadar başarılı olmalarını sağlayan ilke ve teknikleri unutmaları gerektiği anlamına gelmektedir. Şirketlerin bugüne kadar başarılı olmasını sağlamış bu ilke ve tekniklerin yerini alacak olan iş dünyasının üç sac ayağını oluşturan "müşteri-rekabet-değişim" unsurlarını zorlamaları tüm şirketleri yönetim anlayışlarını değiştirmeye yönelik devrimsel nitelikleri yapılanmaya zorlaması ortaya değişim mühendisliğini (reengineering) çıkarmıştır(HENRY vd., 1993, s.4).Değişim Mühendisliği işimizi nasıl organize etmek ve sonuçlandırmak konusunda eski kurallardan kurtulmamızı sağlamaya çalışmaktadır. Değişim Mühendisliği titiz bir şekilde hazırlanıp, küçük ve çekimser adımlarla gerçekleştirilemez. Değişim Mühendisliği, belirsiz bir sonuçla ilgili ya hep ya hiç formülüdür.Japon işletmeleri ve genç müteşebbisler süreçlerde daha iyi performansın mümkün olduğunu ispat etmişlerdir. Ürün geliştirmeyi 2 kat daha hızlı, varlıkları 8 kat daha iyi ve verimli, müşterilerin taleplerine 10 kat daha iyi ve verimli, müşterilerin taleplerine 10 kat daha hızlı cevap vermeyi başarmışlardır. Bu şartlar altında değişim mühendisliği işletmelerimiz için bir çıkış yolu olarak gözükmektedir. Değişim mühendisliği, günümüzde daha iyi, daha kaliteli, daha çabuk hizmet sunabilmeleri için, işletme bünyesindeki tüm iş yapma usul ve süreçlerinin köklü bir şekilde gözden geçirilmesi ve yeniden yapılandırılmasını ifade etmektedir (KOÇEL,1989, s. 268). Başka bir deyişle, müşteriler nezdinde işletmenin ürettiği mal ve hizmetlerin saygınlığını arttırmak, kalite, maliyet ve zaman konularında köklü gelişmeler sağlayabilmek için, işletmenin organizasyon yapısı, kullanılan tüm süreçler ve bunları destekleyen bilgi akış sistemlerinin hep birlikte yeniden yapılandırılması olarak ifade edilebilir.Değişim mühendisliğinin ilk resmi tanımı Michael Hammer tarafından yapılmıştır. Maliyet, kalite, hizmet ve hız gibi çağımızın en önemli performans ölçülerinde çarpıcı gelişmeler yapmak amacıyla iş süreçlerinin temelden yeniden düşünülmesi ve radikal bir biçimde yeniden tasarlanmasıdır (MICHAEL vd., 1995, s.3).

DEĞİŞİM MÜHENDİSLİĞİNİN TEMEL İLKELERİ

Değişim mühendisliği kavramı sürecin bütününün etkenliği ve etkililiğinin artırılması ile ilgilidir (ROBERT, 1989, s. 19-24).Değişim mühendisliği yeni bir kavram olmayıp, temeli yıllar öncesine dayanmaktadır. İş basitleştirmeyi içeren dokümanlar 40 yıl öncesine hatta daha da geriye kadar uzanmaktadır. Değişim mühendisliğine bu yoğun ilgi nereden kaynaklanmaktadır? Bazıları bu sorunun yanıtını, küresel ekonominin gelişimi çerçevesinde iç pazarların gerçek anlamda ortadan kalkması şeklinde yorumlamaktadır. Müşteri ile aynı coğrafi bölgede yer almak, bir ayrıcalık olmamakta; farklı yörelerde o işi daha iyi yapabilecek işletmelerin bulunması nedeniyle, belirli bir yörede tek olan işletmeler, kesinlikle kalite ve maliyetten ödün vermemektedirler. Bir çok büyük işletme genelde sergiledikleri tutumlarını sürdürecek olurlarsa, yapılan ile yapılması gereken arasındaki fark kontrolsüz bir şekilde çok hızla büyüyecektir. İşte bu gerçek bizi değişim mühendislik uygulamalarının birinci ilkesine götürmektedir.1. İlke: Ürün veya hizmet kalitesinin neler olduğuna ilişkin tanımlamalardan müşteri sorumludur.
2. İlke: Örgütün, katma değeri olan süreçleri içerecek ve destekleyecek şekilde yukarıdan aşağıya yapılandırılması gerekmektedir.
3. İlke:Çevrim zamanları, süreç maliyetleri ve/veya müşteri tatminin ölçülmesi ve değerlendirilmesinde gerçekleştirilen kapsamlı iyileştirmeler, değişim mühendisliğinin büyük bir kısmının başarısının ölçülmesinde kilit göstergeler olarak ortaya konulmalıdır.
4. İlke: İşletme süreçlerde direk görev alan tüm personele sürecin analizi ve yeniden tasarlanmasında görev vermelidir.
5. İlke: Üst düzey yöneticiler değişim mühendisliğinin tüm aşamalarında yer almalıdır.
6. İlke: Değişim mühendisliği uygulamalarda diğer hususlardan ziyade sürecin performansı optimize edilmeye çalışılmalıdır.
7. İlke: İletişim ve güvenilirlik, değişim mühendisliğinin başarısında gerekli temel özellikler olmalıdır.
8. İlke: Sürecin performansını belirlemek, uygulama öncesi ve sonrası sonuçları karşılaştırabilmek için dikkatlice planlanmış bir ölçüm sistemi tasarlanmalıdır.
9. İlke: Değişim mühendisliği projesine mevcut bir sürecin örgüt için gerçekten gerekli olup olmadığı sorusu ile başlanır. Eğer cevap evet ise, öncelikle sürecin günün şartlarına uyum sağlayacak şekilde iyileştirilmesi, daha sonra da diğer süreçlere göre optimizasyonu gerekmektedir.
10. İlke: Değişime karşı bir takım psikolojik ve duygusal engellerin ortaya çıkabileceği ve bunların değişim mühendisliği projesi boyunca dikkatlice yönlendirilmeleri gerektiği mutlaka gözönünde bulundurulmalıdır.
11. İlke: Değişim mühendisliği projesi içinde yer alan kişiler, süreç içindeki rollerinin ne olduğunu anlamak için yüklendikleri sorumlulukları nasıl uygulamaları gerektiği konusunda eğitilmelidir.
Yukarıda verilen 11 ilke başarılı bir değişim mühendisliği projesinde ortaya çıkabilecek temel sorunlara geniş bir perspektiften bakmaktadır. Değişim mühendisliği projesinde çalışmaya başlamadan önce şirketin tüm ilkeleri ışığında kendi kültür yapısını gözden geçirmesi gerekir (ARDIÇ vd., 1998, 242-243).

DEĞİŞİM MÜHENDİSLİĞİNİ KİM GERÇEKLEŞTİRECEK

"Değişim mühendisliğini kim gerçekleştirecek?" sorusunun cevabı asla bir kişi değildir. Bunu gerçekleştirecek olan bir ekiptir. Bu ekip üyelerini aşağıdaki gibi sıralamamız mümkündür (HAMMER vd., 1998, 242-243). Lider: Tüm değişim mühendisliği çalışmalarını onaylayan ve işgörenleri değişim mühendisliği projesini başarılı bir şekilde tamamlanması için motive eden kişi. Süreç sahibi: Belirli bir sürecin ve sürece uygulanan değişim mühendisliği çalışmasından sorumlu olan yönetici.Değişim Mühendisliği Ekibi : Teşhis koyan ve uygulamasını yöneten takım.İdare Komitesi : Üst düzey yöneticilerden oluşan, şirketini genel değişim mühendisliği stratejisini geliştiren ve bunun ilerlemesini izleyen birim.Değişim Mühendisliği Koordinatörü: Şirket içinde değişim mühendisliği teknik araç ve gereçlerini geliştirmekten ve ayrı projelerin birbirlerini güçlendirmesini sağlayan bu projeleri entegre bir şekilde yöneten ve yönlendiren kişi.
Ekip içindeki her birimin görevini eksiksiz bir şekilde yapıyor olması değişim mühendisliğinin başarılı olmasını sağlayacaktır.

 DEĞİŞİM MÜHENDİSİLEĞİNE NASIL BAŞLANMALI VE NASIL UYGULANMALI

Değişim mühendisliğinin başarı ile neticelendirilmesi için ilk önce işletme değişim mühendisliğine başlamalıdır. İşletmeler değişim mühendisliğine nasıl başlamalıdır? sorusuna ilk cevap stratejilerin belirlenmesi kestirebilmelidir.

1. Önce stratejileri belirleme: işletmeler her şeyden önce amaçlarını çok net bir şekilde belirlemeli ve yapacağı değişikliklerin işletmeyi hangi noktaya götüreceğini kestirebilsin.

2. Yüksek yönetim liderliğini tedarik et: Değişim mühendisliği projeleri, ilgili tüm bölümleri kapsar ve tüm bölümlerin katılımını gerektirir. Bu katılım değişim mühendisliğinin başarısında çok önemli bir yere sahiptir. Katılımın sağlanması ise, proje liderinin otoritesi ile gerçekleştirilecektir. Burada otorite denildiği zaman bölüm şefi ya da müdür değil, genele müdür veya genel koordinatör kastedilmektedir. Zira değişim mühendisliğinin başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için üst düzey yönetimin tam katılımı ve desteği gereklidir.

3. Acil durum ilan et: İşletmelerde radikal değişiklikleri sağlamak birçok açıdan güç bir iştir. Değişim mühendisliğini uygulamaya başlayan işletmeler, bu projenin uygulanması sırasında bir çok politik baskı ile karşı karşıya kalabilirler. Belli bir dönem sonunda istenen başarıyı elde edemeyerek dağılabilirler. Dolayısıyla değişim mühendisliği projesinin uygulanması safhasında acele edilmeli ve zaman kaybedilmemelidir. Projeler günün ve firmanın durumluna göre değiştirilebilmeli ve yeni duruma göre uyumlaştırılmalıdır.

4. Dışarıdan içeriye tasarla : Projenin hangi süreçlere uygulanacağı ve nereden başlanacağıdır. Bir çok uzmanın ortak kanaati, başlangıç noktasında müşterinin olması gerektiğidir. Zira üretmiş olduğumuz ürün ya da sunmuş olduğumuz hizmetin nihai tüketicisi, kullanıcısı müşteridir.  

5. Danışmanla çalış: Danışmanların kullanılması, değişim mühendisliği planlarının hazırlanmasında ve uygulama aşamasında sıkça kullanılacaktır. Danışmanlara en çok gerek duyulacak zaman ise, uygulamada olacaktır. Danışmanları işletmede bulunan diğer proje elemanlarından farklı bir yapıdadır. Çünkü işletmede çalışan ve proje ekibinde bulunan elemanlar dahil oldukları süreçlerde uzun bir süre çalıştıklarından bir takım olumsuzlukları kanıksamışlardır (TUĞRUL, 1995, s. 29).

Değişim Mühendisliği Projesinde Başarının Koşulları

1. İşler Sonuçlar Etrafında Organize Edilmeli: Değişim mühendisliği süreçlere uygulanacağı zaman temel hedef süreçleri basitleştirilerek istenen amaca ulaşmasıdır. Yani süreçlerin yeniden tasarlanmasında karmaşık süreçleri oluşturma değil, bilakis hedefe kolay ulaşılabilecek yolu bulmak olmalıdır. Genelde, kontrolün kolay bir şekilde yapılabilmesi ve dokümantasyonun sağlanabilmesi için süreçler karmaşık hale getirilmişlerdir. Amaç süreçlerin basitleştirilerek işleri sonuçlar etrafında organize etmek olmalıdır.

2. Müşterilerin Firmaya Direk Temasını Gerçekleştir : Üretmiş olduğumuz ürünün ya da sunmuş olduğumuz hizmetin değerlenmesini yapacak olan müşteridir. Dolayısıyla süreçlerimizin değerlendirilmesinde daha iyi gözlemci olabilmeleri için onların fikirlerinden ve deneyimlerinden istifade etmek yoluna gitmek, onları süreçlere dolaylı bir şekilde katmak süreçlerin daha iyi çıktılar sağlamasında faydalı bir yol olarak gözükmektedir. Bunun için müşterilerle çeşitli zamanlarda ve çeşitli şekillerde anket yapmak onlarla mülakat yapmak çok faydalı olacaktır.

3. Teknolojiyi Kullanmak: Teknolojide yaşadığımız ve hali hazırda yaşamakta olan değişimin ve gelişmenin inanılmaz boyutlarda olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Teknolojide yaşanan bu gelişmeden istifade etmek işletmeler için bir zorunluluk olmuştur. Dolayısıyla aşırı rekabet ortamında değişim mühendisliği projelerini uygulayacak olan işletmelerin teknolojiyi yoğun bir şekilde kullanması gerekmektedir. Teknolojiyi kullanmanın işletmeye sağlayacağı yararların başında ise, çevrim zamanının kısalması ve zaman kayıplarını minimize etmesidir.

4. Kontrollü Bazı Kurallar ve Değerlendirmelerle Sağla: Kontrol işletmelerde birçok aşamada yaşanan bir zorunlulukmuş gibi karşımıza çıkmaktadır. Kontrolün sık ve birçok aşamada direkt bir şekilde yapılmasından çok, yetkilerin bir bölümünün devredilmesi ile belli aşamalarda yapılması hem zaman hem de parasal olarak işletmeye getiri sağlayacaktır. Dolayısıyla direkt kontrolü ortadan kaldırarak zamandan kazanmak değişim mühendisliği projelerinin başarı anahtarlarından biri olmuştur.

5. Farklı Görevleri Birleştir: İşletmelerde tanımlanmış birçok görev ve bu görevleri yapacak birçok eleman bulunmaktadır. Tanımlanmış bir çok görev bazen farklı birimlerde tekrarlanması sebebiyle zaman ve maliyet kayıplarına yol açmaktadır. Eğer görevler arasında tekrarlar ortadan kaldırılırsa, işler arasında ortak noktalar birleştirilirse, işletme zaman tasarrufu sağlayacaktır. Bu ise, işletmenin Pazar payının artmasını sağlayacaktır.

6. Çalışanlara Karar Hakkı Ver: Süreçlerin etkin ve verimli bir şekilde gerçekleşmesi ancak çalışanların işe sahiplenmesi ile mümkün olmaktadır. Bu ise onlara yetkinin devredilmesi ve süreçler üzerinde etkilerinin arttırılmasını beraberinde getirecektir. Ancak yetkilendirmeden kast edilen klasik yetki devrinin sağlanması değil, işgörenin güçlendirilmesi anlamına gelmektedir.

7. Geri Dönüşüm Kanalları Oluştur: Her süreç içerisinde, bir geri dönüşüm kanalı oluşturmak, bizim süreçleri ileride daha iyiye götürmemizi sağlayacaktır (TUĞRUL, 1995, s. 29-30).

DEĞİŞİM MÜHENDİSLİĞİNDE BAŞARISIZLIĞA SÜRÜKLEYEN HATALAR

Değişim mühendisliğinde başarılı olmak, işletmelerin izleyeceği stratejilere bağlıdır. Başarılı olmak için başarısızlığa sürükleyen hataları yapmamak gerekir. Bunlar, aşağıdaki gibi sıralayabiliriz (HAMMER vd., 1998, s. 190-202):" Bir süreci değiştirmek yerine tamir etmeye çalışmak,
" İş Süreçleri üzerinde yoğunlaşmak,
" Sürecin yeniden tasarlanması dışında her şeyi göz ardı etmek,
" İnsanların değer ve inançların ihmal edilmesi,
" Çok erken vazgeçmek,
" Küçük sonuçlarla yetinmeye hazır olmak,
" Sorunun ve değişim mühendisliği çalışmasının kapsamının tanımlanmasına öncelik vermek,
" Mevcut şirket kültürlerinin ve yönetim davranışlarının ve değişim mühendisliğinin başlamasını engellemelerine izin vermek,
" Değişim mühendisliğinin en alttan en üste doğru uygulamaya çalışmak,
" Çalışmayı yönetmek üzere değişim mühendisliğini anlamayan bireyleri görevlendirmek,
" Değişim mühendisliğine ayrılana kaynaklar konusunda cimrilik etmek,
" Değişim mühendisliğini şirket gündeminin ortalarına gömmek,
" Enerjinin peke çok büyük değişim mühendisliği projesi arasında dağılması,
" Genel Müdürün emekliye 2 yıl kala değişim mühendisliğini uygulamaya başlamak,
" Değişim mühendisliğini kimseyi mutsuz etmeden gerçekleşmeye çalışmak,
" Değişim mühendisliğini getirdiği değişimlere gösterilen direnç karşısında geriye çekilmek,
" Değişim mühendisliğinin çalışmasını sürüncemede bırakmaktır.

TÜRKİYE'DE DEĞİŞİM MÜHENDİSLİĞİ UYGULAMALARINDA KARŞILAŞILABİLECEK GÜÇLÜKLER

Değişim mühendisliği diğer tüm yönetim modellerinde olduğu gibi belli bir disiplin, kararlılık, eğitim, liderlik ve yetenek gerektirmektedir.Tüm yönetim modellerinde olduğu gibi, uygulamada bir takım problemlerle karşılaşma ihtimali her zaman bulunmaktadır. Uygulamada karşılaşılan güçlük ve problemleri görüp onlardan kaçınmak çalışmalarımızda bizi başarıya ulaştıracak önemli adımlardan biridir. Türkiye açısından bir takım güçlükler bulunmaktadır. Bunları şu şekilde ifade etmek mümkündür(ARDIÇ vd., 1998,s. 247):" Tepe yönetimin kararlılık ve desteğindeki eksiklikler.
" Örgüt kültürü kavramının istenildiği ölçüde anlaşılmaması nedeniyle çalışmaların teori düzeyinde kalması ve uygulama safhasına geçememe.
" Her yeni uygulamada olduğu gibi birtakım zorluklar ve bu zorlukların sebep olduğu zaman alıcı işlemler sebebiyle hedeflerden taviz verme.
" Liderlik ve motivasyon eksikliği.
" Teknolojik ve sosyal tekniklerin uygulamaya geçirilmesinde toplumsal kültür ve bunun yansıması olan örgüt kültürü gözardı edilerek yönetim modelinin aynen kopya edilmesi yoluna gidilmesi ve neticede uyum sorununun yaşanması.
" Yönetimin vizyon eksikliği ve çoğu zaman modele ve yönetim tekniğine geçici bir modaymış ve zamanı geldiğinde unutulacak veya vazgeçilecekmiş gibi bakması.
" Ekip çalışması yerine bireysel çalışmalara ve çekişmelere meydan verilmesi.
" İş süreçlerinin fonksiyonel bağımlılıktan kurtarılmaması.
" Her aşamada eğitim eksikliği.
" Tedarikçilerle olan yanlış ilişkiler ve yan sanayi yetersizliği.
" Teşvik ve ödül sistemlerindeki eksiklikler ve yetersizlikler.
" Sendikalar, dernekler, meslek odaları ve bunun gibi tutucu yapılar.